top of page

ARANAN GÖZLERİ İSTANBUL'UN

Gözlerim karanlık bir mahzende, aydınlık bir nur arıyor...


İstanbul'dayım...

Eminönü'nden vapura binip bu güzel şehri dolaşmak istiyorum. İstanbul'u, her sokağıyla içimde biliyorum.

Rüyalarımı süsleyen İstanbul...


Bin güzelin bir güzelde toplandığı İstanbul...

Çayımı ve simidimi alıp vapurun en köşesine oturuyorum. Leylekler, martılar nasıl uçuşuyorlar...

Sanki her biri bir şarkıyı besteliyor. Her biri bir şiirin kahramanı... İstanbul bir şiir, onlar şiirin dünyasında kendini kaybeden bir kaç aşık... Neye aşık, kime aşık, zor bir soru bu. İstanbul'unda sahibine aşık oldukları için yaşıyorlar bu istiğrak halini...


16 yıllık hayatımda biriktirdiğim tüm boşlukları heceliyorlar... Her hecede bir dünya, her dünyada bir hece... Ne girift bilmece bu... Aldığım her nefeste bu boşluklar birikiyor, bir gün tüm boşlukların da üstünde olanı bulmak için, büyüyor boşluğum... Ah, bu nasıl bir çelişki.

Beni kaderin eline bırakıyor, ben kaderin elinde arıyorum onu... Neyi... Arıyorum ama bilmiyorum neyi arıyorum. Aradığımı ben mi bulacağım yoksa, aradığım mı bulacak beni bilmiyorum.

İşte İstanbul tüm bu soruların bir olduğu yer, topluyor tüm derdimi kendinde, kendi derdiyle derdimi hemhal ediyor. Elimdeki sıcak çayımdan yudumlarken Galata Kulesinin tebessümüne gönülden bir selam veriyorum. Ne kadar da sıcak... Bana sıcak, âleme sıcak... İleriden Ayasofya Camisi hoşgeldin diyor bana, teşekkür ediyorum. Onu da gönül selamıyla selamlıyorum. Duyuyor mu... Elbet, gönlümden uzak oldu mu ki duymasın, selam gönderdiğim yerin içinde onun makamı...


Çay ve simit ikilisi ile İstanbul'un notalarını bestelerken bu eşsiz senfoniye katılan tüm varlık bana içimdeki boşluktan bir şeyler fısıldıyor. Yine birikiyor boşluğum, fısıldıyor bana tüm sıcaklığıyla derin nefesinde...


Ey beni yanından ayırmayan hayat çelişkisi boşluğum! Belki de aradığım sensin. Belki de ben tam da içimdekini arayıp durdum hep. Bu ânın cilvesinde aldığım koku, sanki tüm saatlerimin hasretinde kıvrandığı o aranılandan geliyordu gönlümün en derinliklerine... Ben yine bir sarhoşluk haliyle kıvranıyordum içimde.


Simidimi, bana anlatılmaya layık olanı heceleyen martılarla paylaşıyorum. Martılar... Belki de anahtar onların tuuttuğu bir sandığın içinde... Belki de bu sandığın bir parçası onlar, yahut, bir parçasıyız hepimiz. Peki ya koruduğumuz nedir... Bizi açacak o sır nerede...


Tüm bu sorular aklımın yaftası olarak benimle gözlüyor İstanbul'u. İstanbul... Hepimiz bir İstanbul'uz belki de... Neler gelip geçiyor içimizden. Nerelerden geçiriyor bizi bu hışımla köprüler, nerelere bağlıyor bizi... Kimdir ebedi sahibi bu "İstanbul'un". Niceleri geldi geçmedi mi. Gelip geçmek bu hüzünlü bestesi mi yoksa ömrümüzün. Ey İstanbul'un müntesipleri, siz İstanbul da mı yaşıyorsunuz... Bakıyorum etrafa, yatağını arayan akar su edasıyla. İstanbul'un gönlünde parlayan bir kaç göz arıyorum. Neredeler... Neredesiniz ey dünyanın kalbinde tütsülenmiş bir çift göz... Yoklar. Bulamıyorum. Nereye baktıysam o gözlerin izleri kayıp. Peki ya ben. Bana bakan birisi görebilecek mi gözlerimde İstanbul'u. Bilemiyorum... Gözlerimde göremeselerde İstanbul'u, benim İstanbul'dan başka birşey olmadığımı anlamaları gerek... Yıllarını bu hasretin içinde tartaklayarak kendine getirmiş birisi olarak haketmiyor muyum bunu... Zor soru. Hayatın beni sürüklediği tüm sorular bu soruda hayat buluyor belki. Çünkü İstanbul tarihin en kıvrımlı şahidi. Bu kıvrım içinde bulandıkça dışını güzelleştirdi işte onun. İşte karşımda... Belki de ihtiyacım Istanbul sokakları gibi sarhoş nazarlarla dolaşmak.


Tüm bunlar neyi heceliyor bana. Çayım ve simidim ve martılarım... Duyamıyorum sizi. Bana kimin haberlerini okuyorsunuz, bağırın... Bağırın bu kulakları lâl olmuş meczuba. Gerçek bir delilik vasfını bile haketmeyen bu deliye duyurun tüm sözcüklerinizi. Gözlerim niçin okumamakta ısrar ediyorsunuz âlemi. Ey içimde domuran boşluk! Hırpalayarak tüm hücrelerimi göğer artık!


Ah, içimdeki sarp kayalar. Tan yeri ağarınca kararan yaralarım! Şafak vakti sökün eden dertlerim kalkın. Tutun ve içimdeki boşluğun sınırına taşıyın beni.


Gönlümün ateşiyle İstanbul'un meşalesi, tutuşturdular içimde ki bu dinmez yarayı, dineldi!

Bir an için bu yarada dindim ben. Tüm kendiliğimle İstanbul'a döndüm ve konuştum onunla. Aşkın o yürek kabartan huysuzluğunu arıyorum. Ey tüm günlerimi, gündüzlere çevireceğini vadeden hayat temaslarım! Duyuyorum biraz olsun şimdi dilinizden dökülenleri. Dilinizle dökülenleri döküyorum bir bir İstanbul'a. Olmaz diyor! Olmaz! İstanbul sen bunun için yaratılmadın diyerek haykırıyor.


Gözlerin tutuşsun onursuz yakarışla

Görebilmek kelimeler kadar cesur olmak ister

Kabaran yaralarını anlayamazsan eğer

Duysan beni kendimdeyken

Kulakların seni sana şikayet eder

Ve peltekler adımların senden kaçarken

Dünya yirmi dört saatte bir yerine döner...

Sönerse lambaların güneşin uğultusunda

Duymaya başlarsın sen alacaklı besteleri

Yalnızca konuşursa dilin susarak

Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku...


 
 
 

Comentarios


Yazı: Blog2_Post
bottom of page