KÖKYÜZÜNDEN MAHRUM - YERYÜZÜNDE MAHSUR - GÖKYÜZÜYLE MAĞRUR TRAJEDİ
- Emirhan Karakabak
- 5 Eyl 2021
- 4 dakikada okunur
Alemi avcunun içi gibi bildiği vehmiyle yürüyen insan, dünyayı avcunun içine almış bulunuyor bugün. Gözler kapalı çünkü herşeye kusursuz bakıyor, kulak sağır çünkü herşeyi mükemmel duyuyor. Fakat bu bakış, görebilecek derinlikten mahrum, duyuşsa yalnızca kendi ihtiraslarına kulak verme kaygısında.
İnsan eşyayı her geçen gün ayrıntılarıyla kavrıyor, ancak bu kavrayış ayrıntıya kilitliyor onu. Bütüncül bir bakıştan, mana bütünlüğüyle bakmaktan alıkoyuyor kendisini. Yani insan dolu atıyor, boş çekiyor, çünkü boşa çekmek için dolu atıyor...
Dolu bir zekanın hâkimi, hâkimi olduğu zekanın da mahkumu olan insan...
Bu felaketi kavrayabilmek, felaketin varlığını bilmek yoluyla muttasıl.
İnsanlık tarihi boyunca bir çok medeniyet birbirinin çağdaşı olmuş ve bu çağdaşlık kimi zaman birbirlerinin varlığına son vermekle, kimi zamanda birbirlerini beslemekle devam edegelmiştir. Öyle ki bu form alışverişleri, her medeniyetin içinde bambaşka kapılar açmış, insanlık mirasına bambaşka kokular, tatlar saçmıştır. Bu farklılıklar, varlık hiyeraşisinin karşısına çıkması muhtemel sorunları taraçalama ödevi görüp parçalama sorumluluğu üstlenmeyi göstermemiştir insana.
Medeniyetlerin çağdaş olması, yaşadığımızın kanıtı; yapılan alışveriş ise, geleceğimizin anıtı oluyordu böylelikle.
İnsan dünyayı avcunun içi gibi biliyordu fakat bu biliş onu yüksekten bakmaya değil, yükseklere bakmaya sevkediyordu.
Bir Tanrı-insan-kainat tasavvurunun olması, insanı, elbette her zaman kendi ebedi felahına ulaştıramadı. Ancak bu tasavvura bağlılık, medeniyetler boyutundan bakıldığında dünyayı yaşanacak kadar mamur olmaktan mahrum bırakmama sorumluluğunu üstlendi. İnsan her daim yaşamını, seyrinde selametini bulacağı bir kutsal inanç üzerinde inşa etti, dünya böylece selametsizliğin seyrini kalıcı olarak görmekten korunmuş oluyordu.
Amacımız, medeniyetlerin, dünya tarihinde ki konumunun genel bir tablosunu çizip bu tablonun suretini değiştiren ve sireti perdelemekle de suretin parçacılığına hapseden uygarlığın dünyayı nasıl köklü bir yıkımla çıkmaza sürüklediğini göz önüne sermek, yeniden serpilmek için serildiğimiz yerden bize yakışır bir şekilde önce zihni prangaları imha, sonra en bütüncül zihni inşa ve en sonunda kaybettiğimiz medeniyetimizi ihya ederek kıyama durmaktır!
Ömrümüzü geçirdiğimiz evimizin, bir nefes alıp verme süresince yaşadığı depremle yerle bir olması gibi oldu Batı'nın insanlık mirasına varis olma iddiasıyla murisi gizliden gizliye katletmesi. Dünya böyle bir katle şahit olmamıştı insanlık tarihi boyunca. Bu katil o kadar maharetliydi ki, katil olduğunu bilen yoktu ama onun asıl mahareti bundan kaynaklanıyor değil. Cinayeti işlemekle kalmadı, cinayeti araştırma ekibini de bizzat kendisi kuruyordu. İşte bir cinayete rahmet okutacak durum burada ilk nefeslerini almaya başladı.
Batı insanı kendinden başkalarını kabullenmek gibi bir erdemi göstermekten öte görmeye katlanamıyordu. Dünya, bir deniz üzerinde kimi zaman dalgalarla boğuşuyor, kimi zaman sessiz sakin ilerliyordu, fakat deniz yine aynı denizdi, ta ki Batı sahneye çıkana kadar...
Geçmişe, tekamülün zamana bağlı olarak kemale ereceği inancıyla bakan bu insan, kendisini mütekamil görerek geçmişin değerlerine olan bakışını da en doğru bakış olarak benimse/t/mekten çekinmedi hiçbir zaman. Allı şallı bir kisve biçti elbet buna da...
Ve geçmişe, tekamül merdivenin başında duran insanın yaptığı olarak bakmak, ona, söyleyeceği her sözü haklılaştırma salahiyetini vermiş oluyordu böylece. Hakikat tasavvurunu kendi arzularına kurban etti öylece.
Meşruluk belgesini eline alan batı insanı böylelikle istediği her alana el atıp önü alınmaz bir kıyıma gidebilirdi.
İlk kıyım, kıyamın önünü baştan kesecek kutsallara karşı acımasız ve bir o kadar da hızlı bir şekilde başlatıldı. İnsan yok ettiklerine bakıyor fakat asıl yok olanın kendisi olduğunu göremiyordu. Katlettiklerinin feryadını duyabiliyor ancak kendisine karşı içindeki haykırışı işitmiyordu bile.
Tanrı rolünü üstlenmek için ilk teşebbüslerdi bunlar: Tanrı inancı alt-üst edildi.
Körün görmesi, sağırın işitmesi bu insana bir an için verilseydi, yol açtığı felaketin büyüklüğünde kendini kaybederdi.
Ve insan varlığın merkezine aklı yerleştirerek, hazlarının zincirinden kopmasına imkan olabilecek ihtimalleri tuzla buz etti.
Köleliğinin şerefine dikti sancağı, hakikat kalesinin karşısında duran "hakikat hâlesine".
Bu değişim, insanın insanlıktan çıkabilmesi için yaptıklarını meşrulaştırıyordu. Fizik ötesini terk etmek, fiziği pert etmek anlamına gelecekti, öylede olmuştu. İlahi olanla irtibatı kesen bu insan, yeryüzü düzenini sağlayacağı hülyasına ne de güzel kapılmıştı öyle. Halbuki metafizik eksenden yoksun bu akım, insanı yoksulluğun doruklarına çıkartmıştı. Yoksulluğun doruklarında zenginliğin rüyasını yaşamasıydı batı insanının trajedisi. Fizik böylece onun arzularını tatmin edecek metadan başka bir şey olmuyordu.
Akla olan bağlılığı çürüten antitez, tezin zaten kendisiydi. Tezin kendi antitezi olduğu bilinmeden çekildi tetik. Ölü doğ/ur/an bir sistem ne kadar nefes üfleyebilecekti dünyaya? Ne kadar yaşıyorsa o kadar. Yaşamak yani yaşatmak... Yani hiç...
Ve insan, fıtratına ihanetin sonucunu hem ödüyor hem de ödetiyor üç asırdır.
Var olan tüm medeniyetleri imha yoluna giderek, dünyayı tektipleştirmekle hâkimiyet mührünü tüm coğrafyalara basmış bulunuyor Batı. Haritaların çizikleri sizi aldatmasın! Çizilmesi gereken asıl harita, zihni işgallerin sömürücülüğü göz önüne alınarak çizilmelidir. Böyle bir harita çizilmiş olmasa da, siz bunu tahmin etmekte zorlanmayacaksınız. Kendinden başka hiçbir medeniyete hayat hakkı tanımayan batı insanının dünyasını yaşıyoruz ve o harita da çizilebilecek tek bir sınır olacak, o da sınırsızlık… Batı'nın sınırları yıkan sınırsızlığı...
Bu köklü felaketi aşmak, kökyüzünde yolculuk yapmakla mümkün. Kökyüzüne yolculuk, önce yeryüzüne asayişi getirecek, ardından gökyüzüne yükseliş gerçekleşecek.
Varlığa olan bakışımız değişmedikçe, bugünkü durumundan kurtulması mümkün değildir insanlığın. Yeniden okyanusda seyredebilmek için Nuh'un gemisine binmeli. Aksi halde insan suların altında boğuluşuna "Dağın üstüne çıkar korunurum." diye bahaneler üreterek sonuna biraz daha yaklaşacak. Bilmiyor ki yol açtığı felaketin sınırı kaçtı, boyunu aştı, yolunu şaştı…
İnsan hâkim olduklarına mahsur olmakta ısrar ettikçe mahzun kalmaya devam edecek.
Ey insan! Sular yükseliyor! Artık itiraz edecek kadar vaktinde yok, bin o gemiye! Bin o İslam gemisine!
Bin ki, yeniden çıkabilesin sahil-i selamete.
Ey iman etmiş kişi! Teslimiyetini çilenle tescille, İslam'ın kanatlarında yüksel sonsuzluğa, ve sonsuzdan nefes üfle dünyaya!
Yeni bir doğuş her daim yeni olan İslam’a dönüşle gerçekleşecek.
Kökyüzünden mahrum bir serüvenle neler yaşadığımızı, dünyanın, bizim yokluğumuzdan sonra nasıl her şeye açık hale getirildiğini, geldik ve gördük. Kökyüzünden mahrumluk, yeryüzünde bizi mahsur kölelere dönüştürdü. Hemde en acı bir serüvene sahip kölelere: Özgür olduğu sanısıyla yaşayan köleler… gökyüzüyle(gelecekle) de mağrur yaşayan bugünün insanı, bu gidişin nereye olduğunu sorgulayacak niyette gözükmüyor.
İslam’ın atlıları yeniden dört nala girin meydana!
O atlılardan birisi de sensin bunu bil! Bu bilinçle nefes al!
Ve sırtını daya Allah’a, çünkü sırtını ona dayayanın sırtı yere gelmez, gelmedi, gelmeyecek. Yeter ki bunu başarmak için uykuların kaçsın…
İnsanlık yeniden Nuh'un gemisine gebe... Peki ya binebilecek mi insan bu gemiye, inadını kırabilecek mi, yahut hepsinden de öte bu kurtuluş gemisini inşa edenler çıkabilecekler mi ortaya..?
Comments