top of page

İMHA EDİLMİŞ ŞEHİR


Süleymaniye’nin avlusundan derin bir nefes alıp başımı kaldırma cesaretini gösterdim, gösterdim yani; Fatih’in rüyalarını süsleyen ve rüyaları gerçekleşince de Fatih’in süslediği o aziz İstanbul’u, birde 21. yüzyılda bakıpta göremeyen gözlerimle aramaya çalıştım. Evet, ben İstanbul’da İstanbul’u aradım o gün. Gönlümün en tenhalarına hasreti gizleyerek, kendimi bir Osmanlı dönemine alıp götürdüm; ruhumu, Mimar Sinan’ın ruhunu kattığı eseriyle tanıştırmak istedim. Bildim, o ruhun çektiği çileyle erdiği yüksekliklere ulaşamadığımı bildim. Bir çağın içinde, bir ağa hapsedilmiş bir genç olarak, ümidim, Sinan’ın ruhundan ruh üflediği taşla, ruhumun hasret giderebilmesiydi. Beni alıp 16. yüzyılın Osmanlı’sına bir seher rüzgarı hafifliğinde ve de ağırlığında bırakmasını ne çok isterdim, İstanbul’un dört bir yanına olağanca gürlüğüyle haykıran, bir o kadar da sessiz duran Süleymaniye’nin. Az uzakta, Avrupa topraklarından Anadolu topraklarına kadar silinmeyecek mührünü yüzlerce eserin alnına basan Mimar Sinan’ın, âdeta, “Ben ömrümce taşları “Oku” emriyle okumak için uğraştım, şimdi bir köşeye çekilip okuduklarımı yaşamaya sessizce gidiyorum.” dercesine mütevazı bir kabirde, sevgiliye olan hasretini giderdiğini düşünerek hayallere daldım. Sahi, neydi Sinan’a bunu yaptıran… en göz kamaştırıcı eserleri yapıp kendine göz yaşartıcı derecede sade bir kabirde yatmayı lâyık gören Sinan’a bunu yaptıran neydi? O, bu dünyayı yaşatmıştı, bu dünyayı yaşamamıştı. Eminim artık: Mimar, heybesini öte dünyada dolduran ve buraya boşaltmak için gelen bir yolcuydu. Tüm bu düşünceler arasında seyir sürerken, mehterin çalmaya başladığını hissettim sanki kalbimde, o gelen Süleyman’dı, kimi muhteşem Süleyman der ona, ben onu hep Kanuni olarak hatırlamayı sevdim. Ufukta gezen gözlerimi yavaş yavaş, üç kıtanın hükümdarı, Müslümanların halifesi olan, o büyük padişahın türbesine doğru indirdim. Ve türbeden bir ses yükseldi:


Tac-ü taht-ü zûr-ı bazuya Muhibbi bakma gel,

Hiç bilür misin ki şimdi kandedür Behram-ı Gûr


Bir mektubuyla Avrupa’daki dansı durduran padişahın kendi kaleminden dökülen satırlardı bunlar. O zaman anladım ki: Alemlerin sahibine köle olmadıktan sonra padişah olsanda en büyük köle aslında sensindir. Görüyorum, dünyaya sığmayan Süleyman, iki metrelik bir tabuta uzanmış yatıyordu. Bu tefekkür havasında kendimi bir anda Mohaç seferine gitmek için İstanbul sokaklarına dökülmüş neferlerin hayalini seyrederken buldum. Âh, o ne ihtişamdı. Her yüzde şehadet hasretini kelime kelime okuyordum o sırada. Bu ihtişamın, şehadete bayram havasında giden askerlere ötelerin ötesinden verilen bir nimet olduğunu sezdim. Bilmiyorum, belki zafer dendiğinde akıllarına ilk düşen şehadet şerbetini içmekti onların. İstemez miydim her nefesi fizikötesinde alıp fizik dünyasında veren ordunun içinden biri olmak… sanırım buna evet demeyeceğim.

Kendimi talihsizliğin içinde talihin en büyüğünü bulan biri olarak tanımlıyorum. Tüm bu hasret dalgası içinde kıyıya çıkmaya çalışan bir çaresizim şimdi. Talihin en büyüğüne sahibim çünkü imha edilmiş şehri ihya etmek vazifesi verildi bana. Süleymaniye’ye sahip bir şehirde yaşıyorum ama o şehrin Süleymaniye’nin soluduğu havayı solumadığını biliyorum. Süleymaniye hâlâ Osmanlı’yı yaşıyor çünkü. Bizse Osmanlı’yı yaşamıyoruz ve tüm çabası bu imha edilmiş şehir insanının, yaşayan Osmanlı ruhunu öldürmek. Ben Süleymaniye’ye Osmanlı’da nefes alabilmek için koşuyorum artık, yahut sadece nefes aldığımı duyabilmek için. Osmanlı’da nefes almak sadece almak değil biliyorum, aynı zamanda nefes aldırmak, nefes aldığını duymak. Tanrı Halifesi sıfatıyla yaşamak. Osmanlı’da yaşamak yaşatmakla eşdeğer olduğu için koşuyorum ben Süleymaniye’ye. Bu imha edilmiş şehirde, imha edilmeye çalışılan ruhumun dirilebileceği ve direnebileceği ihya barınağı gibi geliyor o bana. Kendimi orada yeniden duymaya başlıyorum, bu bizi sağır eden dünyanın uygarlığına rağmen. Ve medeniyetin dünyasına yapıyorum dalışımı.

Şimdi yeniden Fatih’in yaptığını mı yapmalı… Müslüman olanların şehrini yeniden Müslüman şehre nasıl dönüştürmeli… Tek başıma, onaltı yaşındaki bir genç olarak bu soruların öldürücü çilesinde dirilmeyi arıyorum, çaresiz.

Başımı kaldırıp İstanbul’suz İstanbul’u seyretme cesaretini bir kez daha gösteriyorum.

Ötelerden bir ses yükseliyor: Sen ölümün yaşamak zannedildiği bir zamanda, ölümsüzlükte yaşamayı hatırlatmak için gönderilmiş bir Allah halifesisin!



Comments


Yazı: Blog2_Post
bottom of page